İsrail-Lübnan Anlaşması ve Türkiye’nin Alacağı Dersler

November 7, 2022
by Enes Esen, published on 7 November 2022
İsrail-Lübnan Anlaşması ve Türkiye’nin Alacağı Dersler

ABD’nin arabuluculuğuyla İsrail ve Lübnan arasında yürütülen müzakereler sonucunda iki ülke 27 Ekim’de tarihi bir deniz yetki anlaşması imzaladı. Lübnan devletinin, varlığını resmi olarak tanımadığı İsrail’le uzlaşıya varmasında ülkede yıllardır devam eden ağır ekonomik kriz büyük rol oynadı. İsrail bakımından ise doğalgaz kaynaklarının güvenliğinin ve meşruiyetinin sağlanması için Lübnan’la anlaşmaya varılması gerekiyordu. İsrail kurulduğundan beri çatışma halinde olan bu iki ülkenin ortak menfaatleri çerçevesinde oturup uzlaşıya varmış olmasında, Akdeniz ve Ege’deki komşularıyla problem yaşayan Türkiye için çıkarılacak bazı mühim dersler bulunuyor. 

Türkiye’nin Alacağı Dersler

1- Güce veya güç kullanma tehdidine başvurmak yerine diplomasiye imkan tanınması halinde kemikleşmiş meselelerin çözülebileceği İsrail-Lübnan Anlaşmasıyla bir kez daha görülmüş oldu. İran’ın drone ve füze teknolojisiyle desteklediği Hizbullah, Lübnan’ın hak iddia ettiği alanlardaki İsrail’in doğalgaz tesislerine saldırı düzenleme tehdidinde bulunuyordu. Güç dengesi İsrail’in lehine olmasına rağmen tesislerin korunması güçlük arz edecekti. Hizbullah’ın da kabul ettiği bu anlaşmayla İsrail ve Lübnan ülke güvenliklerini diplomasi yoluyla sağlamış oldular. 

Paralel şekilde, Türkiye’nin Yunanistan’la yaşadığı gerilimlerin başında Ege Denizi ve Kıbrıs meselesi bulunuyor. Bu bağlamda, Yunanistan Başbakanı Miçotakis 1 Kasım’da yaptığı açıklamada, Türkiye ile Yunanistan arasındaki anlaşmazlıkların deniz alanlarının belirlenmesine ilişkin olduğunu, Yunanistan’ın bu tür meseleleri çözme iradesini daha önce gösterdiğini ve Mısır’la deniz yetki alanlarının belirlenmesine ilişkin 2020 yılında bir anlaşma imzaladıklarını, Türkiye ile benzer bir anlaşma yapmalarına bir engel bulunmadığını dile getirdi. Miçotakis,ayrıca, bir çözüme ulaşılabilmesi için Yunanistan’ın adalar üzerindeki egemenliğini açıkça sorgulayan saldırgan söylemlerden ve gereksiz provokasyonlardan vazgeçilmesi gerektiğini vurguladı. 

Türkiye ve Yunanistan ikili ilişkilerinin İsrail ve Lübnan’a kıyasla çok daha barışçıl olduğunu kaydetmek gerekiyor. Üstelik NATO gibi önemli bir askeri güvenlik örgütü çerçevesinde bu iki ülke on yıllardır sistemli bir işbirliği sergiliyor. Bu itibarla, siyasi irade gösterilmesi halinde Türkiye’nin Yunanistan’la ilişkilerinde kısa zamanda büyük mesafe kaydedilmesi ihtimali bulunuyor.

2-Tarafların müzakere edebilmesi için ülkenin varlığının tanınması şart değil. Başka bir ifadeyle, karşı tarafla diplomatik görüşmelerin yapılması doğrudan ülkenin tanınması sonucunu doğurmuyor. Esasen İsrail ve Lübnan arasında diplomatik ilişkiler hiçbir zaman tesis edilmedi. Dahası, bu iki ülke halen teknik olarak hala savaş halinde bulunuyor. Bu bağlamda, müzakereleri yürüten İsrail Başbakanı Lapid, imzalanan anlaşmayla Lübnan’ın İsrail’in varlığını yazılı olarak tanımış olduğunu iddia etmişti. Görev süresi 1 Kasım’da sona eren Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn ise, Lapid’e cevaben ülkesinin güney deniz sınırının tahdidinin teknik bir mesele olduğunu ve bu anlaşmanın İsrail’in tanınması gibi bir siyasi sonuç doğurmayacağını vurguladı. 

Benzer şekilde, Ankara’nın Kıbrıs açıklarındaki doğalgaz ve petrol alanlarının keşfi ve çıkartılmasına yönelik karşılaştığı en büyük sıkıntılardan birisi Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) Türkiye tarafından tanınmıyor olmasından kaynaklanıyor. Türk Hariciyesindeki bazı diplomatlar ve Ankara’daki güvenlik bürokrasisi, Türkiye ve GKRY arasında görüşmeler yapılmasının GKRY’nin geri dönülemez şekilde tanınması anlamına geleceğini savunuyorlar ve bu yüzden GKRY’yle enerji müzakerelerine karşı çıkıyorlar. İsrail-Lübnan anlaşmasından hareketle Türkiye ve GKRY arasında yürütülecek müzakerelerin Kıbrıs’ın tanınması zaruretini doğurmayacağını akılda tutmak gerekiyor.

Kaynak: Haaretz

3-Müzakere süreçlerinde tek taraflı ve maksimalist bir tutum sergilemek yerine karşı tarafın da meşru menfaatleri bulunduğunu kabullenmek gerekiyor. İsrail ve Lübnan 860 kilometrekarelik deniz sahası üzerinde hak iddia ediyorlardı. İki tarafın uzlaşıya varması sayesinde bu sahalardan çıkarılacak doğalgazın işletilmesinin önü açılmış oldu. Nitekim, tarafların uzlaşıya varacağının belli olması üzerine 26 Ekim günü İsrail’in sınırlarında kalan Kariş sahasında doğal gaz üretimine başlandı. Dönemin İsrail Başbakanı Lapid, bu üretimle ülkede enerji maliyetlerinin düşeceğini, İsrail’in bölgesel bir enerji tedarikçisi halinde geleceğini ve Avrupa’nın enerji kriziyle mücadelesine yardımcı olacaklarını belirtti. Diğer taraftan, anlaşmayla Lübnan’daki ekonomik krizin ağırlığının hafiflemesi ve ülkenin döviz gelirlerinin artması hedefleniyor. Lübnan'ın 2019 yılında 52 milyar dolar olan gayri safi yurt içi hasılası 2021 yılında 22 milyar dolara düştü. 2022 yılında da Lübnan ekonomisinin %6,5 daha küçüleceği öngörülüyor. Bu bağlamda, Lübnan'da kalan Kana sahasının Fransız Total şirketi tarafından işletilmesi ve bu sahadan elde edilecek gelirin yüzde 17’sinin de İsrail’le paylaşılması öngörülüyor. Her halükarda Lübnan’ın doğalgazdan en erken beş yıl sonra gelir elde etmeye başlayabileceği düşünülüyor. 

Türkiye ise, son senelerde tek taraflı olarak kara sularını Libya’ya kadar uzatan bir deniz politikası güdüyor. Bu agresif politikanın bir yansıması olarak bir yandan Türkiye karşısında Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Kıbrıs, Mısır, İsrail ve Fransa’dan oluşan bir blok oluşurken, diğer yandan ülkenin AB geneliyle ilişkileri geriliyor. Ankara’nın deniz yetki alanlarının belirlenmesi konusunda diğer ülkelerin taleplerini göz önünde bulundurması bölgedeki gerilimi düşürecektir. Bu şekilde Doğu Akdeniz’deki gelecek vaat eden kaynaklara Türkiye’nin erişimi kolaylaşacaktır. 

Netanyahu’nun Seçim Galibiyetinin Etkisi 

İsrail’de 1 Kasım günü gerçekleşen seçimleri Binyamin Netanyahu ve aşırı sağcı müttefiklerinden oluşan blok kazandı. Netanyahu seçim kampanyasında Lübnan’la yapılan anlaşmayı kapitülasyon olarak nitelendirmiş ve seçilmesi halinde bu konuda Oslo Anlaşması'na karşı sergilediği tutumun aynısını sergileyeceğini söylemişti. 1996 yılında ilk defa Başbakan seçilen Netanyahu, 1990’lı yıllarında selefi İşçi Partisi önderliğinde imzalanan Oslo Anlaşmalarından resmen çekilmemiş olmakla birlikte, gereğini tam yerine getirmeyerek anlaşmanın bazı hükümlerini etkisiz hale getirmişti. 

Bu çerçevede, Lübnan tarafının baş müzakerecisi İlyas Ebu Saab anlaşmanın kolaylıkla iptal edilemeyeceğine dair ABD makamlarının yeterli teminat verdiğini, uzlaşıdan çekilmesi halinde Netanyahu’nun ABD’yle yapılan bir anlaşmadan geri adım atmış olacağını ifade etti. Nitekim, ABD aracılığıyla imzalanan mezkur anlaşma, iki ülkenin kendi deniz sınırlarının koordinatlarını gösteren mektupların Lübnan ve ABD ile İsrail ve ABD arasında ayrı ayrı teatisi şeklinde gerçekleşti.  ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ned Price, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, anlaşmada hem İsrail hem Lübnan’ın menfaati bulunduğunu, bu itibarla anlaşmada ABD’nin de derin menfaati olduğunu kaydetti. Dolayısıyla yeni Başbakan Netanyahu’nun anlaşmadan tamamen çekilmesi beklenmemektir. 

Sonuç

Doğu Akdeniz havzasında yer alan zengin doğalgaz ve petrol kaynaklarının işletilebilmesi için son yıllarda bölge ülkeleri arasında yoğun bir diplomasi trafiği yürütülüyor. En son İsrail ve Lübnan arasında 27 Ekim gününde imzalanan deniz sınırı anlaşması büyük önem arz ediyor. Bu bağlamda, güç dengesinin lehine olmasına rağmen İsrail’in kendi var olma hakkını dahi tanımayan Lübnan’la masaya oturarak savaş yoluyla elde edemeyeceği neticeleri alması Türkiye açısından da bir emsal teşkil edebilir. Her ne kadar Türkiye’nin deniz yetki alanlarıyla ilgili sorunları karmaşık olsa da, İsrail-Lübnan anlaşmasının gösterdiği üzere bu tarz sorunların çözümü için öncelikle diplomasinin imkanlarının kullanılması gerekiyor.

You may also like

No items found.