Sis, Pus ve Daha Fazla Kaynak Tüketimi

January 10, 2026
by Enes Esen, published on 10 January 2026
Sis, Pus ve Daha Fazla Kaynak Tüketimi

1952 yılının Aralık ayında İngiltere’de kış normalden soğuk geçiyordu. Halk ısınmak için normalden daha fazla kömür yakmak durumunda kaldı. Avrupa’dan esen ters rüzgarla birlikte yoğun bir sis tabakası Londra’nın üzerine çöktü. Sis yüzünden insanlar burnunun dibini göremiyordu. Otobüs seferleri iptal edildi, arabalar yol kenarlarında terk edildi. Yoğun sisin devam ettiği beş gün içinde Londra’da hava kirliliği nedeniyle 4.000 kişi hayatını kaybetti. Hava normale döndükten sonra da söz konusu sise bağlı ölümler devam etti. Bu meşum sisin Londra’da toplamda 12.000 kişinin hayatına mal olduğu değerlendiriliyor. 

İklimin de etkisi olmakla birlikte İngiltere’deki bu kirli, sisli puslu, kasvetli havasının esas nedeni kömürdü. İngiltere’de hem fabrikalarda, hem konutlarda kara kömürün yaygın bir şekilde kullanılması nedeniyle muazzam bir çevre kirliliği yaşanıyordu. Hükümet başta Aralık ayındaki bu toplu ölümlerin müsebbibi olarak hava kirliliğini kabul etmese de, 1956 yılında “Temiz Hava Kanunu” çıkarıldı ve kömür kullanımı kısıtlandı. Bu kanunla birlikte Londra’da hava kirliliği gözle görülür bir şekilde azaldı. 

Kömürün daha az kullanılmasıyla birlikte hayat kalitesinin arttığını görüyoruz. Peki gerçekten kömürü daha az mı kullanıyoruz? Genel tarih anlatımına göre Sanayi Devrimi’ne kadar birincil enerji kaynağımız odundu, sonra kömür geldi, kömür yerini petrole bıraktı, derken atom çağına girdik. Buna göre her yeni dönemdeki enerji kaynağı bir öncekinin yerini alıyor, eskisine pek ihtiyaç kalmıyor. Jean-Baptiste Fressoz’un More and More and More: An All-Consuming History of Energy kitabında bu lineer enerji geçişi anlatısına şiddetle karşı çıkılıyor.

Yazarın verdiği bilgilere göre, bu kaynakların tüketimi yeni bir enerji kaynağına geçildiğinde hiç de azalmıyor. Bilakis, oransal olarak değil tüketim miktarına yakından bakıldığında, bu kaynakların hepsinin kullanımının beraber arttığı görülüyor. Başka bir ifadeyle, bu kaynaklar birbiriyle rekabet halinde değiller. Birinin tüketimi arttığında diğer kaynaklar da başka şekillerde de olsa çok daha fazla tüketiliyor. 

Günümüzde ısınmada kullanılan odun miktarı, bir asır öncesinden neredeyse üç kat daha fazla. İnşaatta, ambalajda, mobilyada, gündelik hayatın sayısız köşesinde ağaç hala temel bir hammadde.

Kömür için de manzara farklı değil. Almanya’da bugün tüketilen kömür, sanayi devriminde Bismarck Almanya’sının tamamında tüketilenin üç katına ulaşmış durumda. Çin bugün, 1980 yılında dünyadaki tüm kömür tüketiminden daha fazlasını tek başına kullanıyor.

Elektrik yaygınlaşmaya başlamadan önce evleri aydınlatmak için kullanılan gazyağı lambaları artık yok. Ama bu, aydınlatma için petrol tüketiminin azaldığı anlamına gelmiyor. 2000 yılında arabaların farlarının yanması için harcanan yakıt, 1900 yılında dünyadaki petrol üretiminin iki katı kadar. 

Ayrıca bu kaynakların çıkarılması süreci de birbirinden bağımsız değil. Aralarında çoğu zaman simbiyotik ilişki var. Petrolle çalışan arabaların birçok aksamında bulunan demir ve çeliğin üretiminde kömür kullanılıyor. Petrol çıkarmak için lazım olan makine ve boruların üretilmesinde de kömür kullanılıyor. Keza, elektrikli araçların üretilmesinde kömürün hatırı sayılır bir payı var. Kömürü çıkartan makineler ise petrolle çalışılıyor.

Nükleer enerjinin yeniden gözde hale gelmesi ve yenilenebilir enerjinin öneminin artmasına rağmen, elektrik üretiminde kömür yine hayati bir rol oynamaya devam ediyor. Yeni kömür santralleri, yenilenebilir enerjinin ikamesi olarak değil, onun tamamlayıcısı olarak devreye giriyor. Zira hava şartlarına göre elektrik üretimi değiştiği için güneş ve rüzgar her zaman enerji talebini karşılayamıyor. Aradaki fark, genelde gaz ve kömür santralleriyle yapılan üretimle dolduruluyor. Bu yüzden yeşil enerji büyürken, fosil yakıtlardan üretilen enerji de büyümeye devam ediyor.

Yazara göre elektrik üretiminde karbon salımını azaltmak görece kolay. Karbon salınımının %40’ı elektrik üretiminden kaynaklanıyor ve bu üretimin %40’ı artık yenilenebilir kaynaklardan tedarik ediliyor. Karbon salınımında asıl zorluk başka alanlarda. Uçaklar, gemiler, demir-çelik sanayisi, çimento tesisleri, tarım ve altyapı projeleri… Bütün bu alanlarda fosil yakıtlar hala vazgeçilmez. Üstelik, gelişmekte olan ülkelerin enerji ihtiyacı arttıkça kömür tüketimi de artıyor. Petrolden sonra deniz yoluyla en çok taşınan yükün kömür olması tesadüf değil.

Elbette bu hammaddelerle ilgili hiçbir şey değişmiyor anlamına gelmiyor. Yirminci yüzyılın başında Amerika’da tarım arazilerinin dörtte biri, taşımacılıkta ve tarlada kullanılan hayvanları beslemek için ekiliyordu. Traktörler ortaya çıktığında tarla sürmek için yetiştirilen hayvanlara da, bunları beslemek için ekin dikilmesine de ihtiyaç kalmadı. 

Kitapta odun çağı, kömür çağı, petrol çağı ve atom çağı gibi birbirinden kopuk dönemlerin olmadığı, bu kaynakların hepsinin iç içe geçmiş bulunduğu ısrarla vurgulanıyor. Bu bağlamda, kömür, petrol, doğalgaz gibi kaynakların tüketimi yakın gelecekte ortadan kalkmayacak. Çin, Hindistan, Türkiye gibi sanayileşme sürecinde olan ülkelerde artan enerji ihtiyacının karşılanmasında fosil yakıtlar kritik rol oynamaya devam edecek. Mesela Türkiye’de önümüzdeki 30 yılda elektrik tüketiminin üç kat artması öngörülüyor. Yine aynı süre zarfında elektrikli araçların yaygınlaşmasına rağmen Türkiye’de petrol tüketiminin artması bekleniyor.

Çevre kirliliği sanayileşmekte olan ülkelerde sorun olmaya devam ediyor. Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’nin üzerine sık sık hava kirliliği kaynaklı yoğun bir sis tabakası çöküyor. Özellikle kış aylarında sisin bastığı dönemlerde Hindistan’da okullar tatil ediliyor, insanlar evlerine kapanıyor, sis geçene kadar inşaatlar durduruluyor. Hava kirliliğinden dolayı Yeni Delhi’de oturan insanlar ortalama 8,2 yıl daha az yaşıyor.