
12 Haziran 2026 tarihinde yürürlüğe girecek Avrupa Birliği (AB) Göç ve İlticaya Dair Yeni Pakt, AB hukukundaki sığınma ve sınır yönetimi mevzuatını köklü biçimde reforme etmektedir. Söz konusu pakt salt teknik bir mevzuat güncellemesi olarak değerlendirilemez. Bilakis, göçle ilgili yürürlüğe giren bu düzenlemeler Avrupa’da son on yılda siyasi konjonktürü belirleyen göçmen karşıtı dalganın ve aşırı sağın yükselişinin hukuki düzleme yansımasıdır. İtalya, İsveç ve Finlandiya’da koalisyon ortağı konumuna yükselen aşırı sağ partiler ile Fransa ve Hollanda’da bu söylemi benimseyen ana akım politikacılar, bahse konu paktın müzakere sürecini doğrudan şekillendirmiştir. Bu bağlamda pakt, göçün yönetilmesinden ziyade caydırılmasını öncelikli hedef olarak benimsemektedir.
Nitekim, bu reform paketinin yürürlüğe girmesinin hemen önce Mayıs ayında Avrupa Konseyi üyesi 46 ülkenin dışişleri bakanları tarafından kabul edilen Kişinev Bildirisi’nde de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) sisteminin iltica ve göç konularındaki etki alanının daraltılması ve devletlerin egemenlik yetkilerinin göç aleyhine güçlendirilmesi talep edilmektedir.
Bu çalışmada, yeni paktın getirdiği yapısal değişiklikler incelenecek, düzensiz yollarla AB dış sınırına ulaşan bir sığınma başvuru sahibinin tabi olacağı yasal prosedürler tahlil edilecek ve nihayetinde Kişinev Bildirisi’nin bu mekanizmaya siyasi etkileri değerlendirilecektir.
Yeni pakt, ulusal iltica sistemleri arasındaki asimetriyi gidermeyi ve Dublin rejiminin (başvurudan ilk giriş ülkesinin sorumlu olması kuralı) yapısal tıkanıklıklarını çözmeyi amaçlayan beş temel kurumsal düzenleme (tüzük) içermektedir.
12 Haziran 2026 itibarıyla AB ülkelerine iltica talebinde bulunan herkesin sığınma talebi tamamen Yeni Pakt ve ilgili ulusal mevzuat hükümlerine göre şekillenecektir. Örneğin, Türkiye’den Yunanistan’a düzensiz yollarla geçerek iltica talep eden kişi sınırda denetim altına alınacak ve öncelikle dış sınırda yer alan entegre bir kayıt ve tarama merkezine sevk edilecek. Tarama Tüzüğü uyarınca burada tıbbi muayene, kimlik tespiti ve güvenlik sorgulanması icra edilecek. Aynı süreçte Eurodac sistemi vasıtasıyla biyometrik veriler (parmak izi ve yüz biyometrisi) taranarak sisteme kaydedilecek. Bu kayıt, sığınmacının AB içindeki hukuki sorumluluğunun Yunanistan’a ait olduğunu sabitlemektedir. Uygulamada bu sürecin önemli bir boyutu kimlik doğrulamasının teknik güçlüğüyle ilişkilidir: Kara veya deniz yoluyla gelen bir sığınmacıdan resmi kimlik belgesi ibrazı talep etmek her zaman mümkün olmayabilmekte ve bu durum başlangıç aşamasında beyana dayalı bir kimlik tespitini zorunlu kılmaktadır.
Tarama aşamasının tamamlanmasını müteakip, yetkililer başvuru sahibinin menşe ülkesinin (mesela Türkiye) AB genelindeki mülteci veya ikincil koruma statüsü kabul oranlarını inceler. Güncel istatistiklerde Türkiye kaynaklı başvuru sahiplerinin kabul oranının %20 eşiğinin altında kaldığı sürece, sığınmacı doğrudan Zorunlu Sınır Prosedürü’ne sevk edilir. Sınır prosedürüne dahil edilen başvuru sahibi, sınır hattında yer alan kapalı bir tesiste tutulur. “Ülkeye giriş yapmamış sayılma” hukuki kabulü gereği, sığınmacı fiilen Yunanistan topraklarında bulunsa da hukuken Schengen alanına veya Yunanistan ülkesine giriş izni almış kabul edilmez. Bu yasal statü, sığınmacının serbest dolaşım hakkını sınırlar ve 12 haftaya kadar varabilen idari gözetim veya zorunlu ikamet şartına tabi tutulmasına yol açar.
Sınır prosedürü esnasında mülakat ve delil değerlendirmeleri hızlandırılmış takvimle yürütüldüğünden, sığınmacının nitelikli hukuki yardıma ve sivil toplum kuruluşu desteğine erişim imkanları olağan iltica usullerine kıyasla kısıtlı bir çerçevede gerçekleşecektir. Bu sürecin en kritik boyutu, hukuki yardıma erişimin fiili olarak kısıtlanmasıdır. Zira hızlandırılmış takvimle yürütülen mülakat ve delil değerlendirme süreçleri, yeterli hukuki temsil imkanı sağlanmadan tamamlanabilmektedir.
Uluslararası sığınma hukukunun en temel amir hükmü, kişinin işkence, kötü muamele veya hayati tehlikeyle karşılaşacağı ülkeye geri gönderilmesini yasaklayan non-refoulement (geri gönderme yasağı) ilkesidir. Yeni paktın metninde bu ilkeye riayet edileceği taahhüt edilmekle birlikte, uygulamada sığınmacının bireysel olarak zulüm görme riskine iliskin iddiası, sınır usulünün getirdiği hızlandırılmış süreler içinde esastan derinlemesine incelenmeme riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Bu süreçte, sığınmacının fiziki varlığı ve dosyası, esnek dayanışma mekanizması uyarınca üye devletler arasında bir mali bakiye konusuna dönüşebilir. Bazı AB üye devletleri, sığınmacıyı kendi topraklarına kabul ederek koruma sağlama sorumluluğunu üstlenmek yerine, yeni pakt kapsamında öngörülen kişi başı 20.000 avro tutarındaki mali katkıyı ödeyerek hukuki yükümlülüklerinden muaf olmayı tercih edebilirler. Avrupa’ya sığınmacıdan çok ücret göndermeye hazır olan bu mantık, dış sınıra ulaşan bireyin hukuki statüsünü üye devletler arasında finansal ve lojistik bir dengeleme mekanizması içinde eritmektedir.
Paktın izin verdiği “Güvenli Üçüncü Ülke” konsepti çerçevesinde, sığınmacının transit geçtiği veya geri kabul anlaşması bulunan bir ülkeye gönderilmesi seçeneği öncelikli olarak değerlendirilir. Bu kavramın AB’nin iltica dışsallaştırma politikalarındaki ağırlığı son dönemde belirgin biçimde artmıştır. AB, Türkiye ile 2016’da akdedilen iade protokolünün ardından bu modeli, ağır insan hakları sicili sorunları taşıyan Tunus ve Libya gibi ülkelere de yaygınlaştırma çabasını sürdürmektedir. Güvenli üçüncü ülke kriterlerinin her durumda anlamlı insan hakları güvencelerini yansıtıp yansıtmadığı tartışmalı bir mesele olmayı sürdürmektedir.
15 Mayıs 2026 tarihli Kişinev Bildirisi, göç yönetimi ve uluslararası koruma hukuku bağlamında devletlerin egemenlik hakları ile ulusal güvenlik politikalarının altını çizen siyasi bir deklarasyondur. Bildiri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) sınır dışı ve alıkoyma kararlarındaki içtihat alanına ve devletlerin bu konulardaki takdir marjına göndermede bulunmaktadır. Bildiride yeni paktın uygulamasına dair henüz bağlayıcı olmayan iki somut öneri bulunmaktadır:
Sınır Dışı Prosedürlerinde Takdir Hakkı: Bildiri, AİHS’in 3. maddesi (işkence ve kötü muamele yasağı) ve 8. maddesi (özel ve aile hayatına saygı hakkı) çerçevesinde yapılacak değerlendirmelerde, devletlerin kamu düzenini koruma ve sınır güvenliğini sağlama konusundaki meşru menfaatlerinin gözetilmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu durum, yeni pakt ile getirilen hızlı sınır dışı mekanizmalarına uluslararası hukuk zemininde idari bir esneklik alanı açmayı hedeflemektedir.
AİHM Başvurularına Etkisi: Bildiri, devletlerin egemenlik haklarını vurgulayarak, sınırda tutulan veya geri gönderme merkezlerinde alıkonulan sığınmacıların AİHM’e yapacakları ihtiyati tedbir başvurularında veya esas hakkındaki davalarda, mahkemenin devletlerin sınır güvenliği ihtiyaçlarını daha geniş bir takdir marjıyla ele alması yönünde bir hukuki iklim oluşturmayı amaçlamaktadır. Bir başka ifadeyle, iltica veya göç konularında AİHM’in sağlayacağı insan hakları korumasının üye devletlere daha fazla egemenlik sahası açacak şekilde tesis edilmesi talebi bildirgede kayıt altına alınmıştır.
Yeni Pakt, Dublin Rejimi’nin özünü büyük ölçüde muhafaza ederken sınırda caydırıcılığı sistematik olarak güçlendiren bir çerçeve oluşturmaktadır. Paktın temel mantığı, AB topraklarına ulaşan sığınmacıları hukuken bu topraklarda bulunmamış saymak ve mümkün olan en kısa sürede geri gönderilebilir kılmaktır. Kişinev Bildirisi bu çerçevenin sınır dışı tasarruflarında devlet lehine yorumlanan egemenlik argümanını pekiştirmekte ve AİHM denetiminin etki alanını daraltmayı hedeflemektedir.
12 Haziran’da başlayacak yeni göç paktı, tek başına bir hukuki reform metni olmaktan öte, Avrupa’nın yükselen siyasi baskılar ve yapısal göç dinamikleri arasında sürdürmeye çalıştığı dengenin mevzuata yansımasıdır. Nitekim geçtiğimiz ay açıklanan Kişinev Bildirisi de Avrupa’da göç karşıtı dalganın halen yükselmekte olduğuna işaret etmektedir.
Bu bağlamda, uluslararası insan hakları örgütleri, başta zorunlu sınır prosedürü olmak üzere kapalı kamplardaki gözetim süreleri ve hukuki yardıma erişimin fiilen kısıtlanması nedeniyle yeni paktın sığınmacıların temel haklarını zedeleyeceği kaygısını dile getirmektedir.
Diğer taraftan, yeni paktın uygulamasında ülkeden ülkeye farklılıklar görülebilir. Yoğun göçün yaşandığı Yunanistan ve İtalya gibi ülkeler, Dublin rejiminde yaptıkları gibi, pakt gereğince üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmekten pratikte imtina edebilirler.
AB ülkelerine yakın zamana kadar en yoğun göç Afganistan ve Suriye gibi yoğun şiddetin yaşandığı ülkelerden geliyordu. Bu bölgelerde çatışmalar durunca Avrupa’ya Suriye ve Afganistan’dan gelen göçmen sayısı gözle görülür biçimde azaldı. Ukrayna, Filistin veya Sudan gibi çatışmaların yaşandığı ülkelerden AB’ye göç ise devam ediyor. Düzensiz göçün altında yatan istikrarsızlık ve savaş gibi temel problemler çözülemediği takdirde, ki Avrupa’nın bu sorunları çözme kabiliyetinin oldukça sınırlı olduğu herkesin malumu, bu paktın caydırıcılığı sınırlı kalacak ve AB ülkeleri önümüzdeki yıllarda göçle ilgili üst üste yeni düzenlemeler yapmaya mecbur kalacaktır.